Şimdi Satır Aralarına Bakma Zamanı: Neden mi Yazıyoruz? (2)

"Uzun sözün kısası ve kişisel olarak niye mi yazıyorum? Atatürk’e minnettarlığımı, Cumhuriyete, yurtsever, öncü, yürekli, vicdanlı öncülere borcumu ödemek için..."

Bazen edebiyat bir sığınak olur, yazarak, yazacakları hayal ederek mutlu olunur, bazen çıkışsız kapılarda yok oluşları güvenilen bir el açar, ya da birilerinin tozu tortusu bile o sorunu çözmeye yardım eder. Bazen de güvensiz, çalkantılı, huzursuz bir iklimde silkinip dururken iç dünya kararır, soru işaretleri, kaçışlar, yok saymalar, debelenmeler artar, geçmişe yönelik sorgulamalar, verilen ya da verilemeyen sınavlar, yanıt alınamayan sorular, huzursuzluğun ve tutarsızlığın başrolde olduğu ortamlar artar. İşte o anlar “yazmalısın!” dedirten zamanlardır ve yazın yolculuğu sesli sedalı olmasa da içten içe başlamıştır…

Yine bu yolculukta askıya asılacak, çekmecelere koyulacak, çöpe atılacak olanlar vardır ama yolculuk başlamışsa, dönüşü de yoktur. Varsa eğer bir başarı o başarının arkasında ödenen nice bedeller, travmalar, vazgeçilenler, kaybedilenler, ertelenenler, uzaktan el sallamalar, bazı şeylerden vaz geçmelerin yarattığı keşkeler vardır kuşkusuz…

Nedir onlar?

Doğru bildiğini söyleyip yalnız kalmak gibi, susup kalabalıklar arasında rahat dolaşmak, “gelen ağam giden paşamdan” yana tavır almak gibi. Ya da ülkeyi ve ulusaldan evrensele uzanan değerleri sevmenin yeterli olmadığını, gerekli olduğunu unutmamak, değerin üzerine değer katmanın yetmeyeceğini, katma değer katmak gerektiğini iyi bilmek gibi. Evrensel olmayanın milli olamayacağını, okumadan, araştırmadan, bilimsel merak olmadan çağa uyulamayacağını, yaşlılara, çevreye, hayvanlara karşı duyarlı olmadan mutlu olunamayacağını iyi bellemek gibi. Güçlü noktaları öne çıkarmadan, zayıflıkların üstüne gitmeden, fırsatları değerlendirmeden, görmezden gelmeleri önemsemeden, özgünlük ve yetkinliğe göre hedef koymadan bu yolun yürünemeyeceğini öğrenmek gibi…

Ayrıca değerlere dayanmadan, ahlak, adalet, iyilik, doğruluk, eşitlik, doğa sevgisi atlanarak bu yolun aşılamayacağını, insanın değerlerle doğmadığını, pek çok değerin aileden ve eğitimden alınarak içselleştirildiğini, adalet ve hukuk gibi kavramların zamanla şekillendiğini, dertlerine çare bulamayanların, suçun üstü örtüldükçe sıkıntıya düşenlerin bazı kavramları sorgulaması gerektiğini unutmamak gibi…

Sayıları az da olsa; Ülkelerinin önemli krizlerini akıllıca çözen liderlere bakınca! Samimiyetle, zekâyla, bilgiyle, eğitimle, vicdanla ve ekip ruhuyla hareket edenleri görünce! Gençlerimiz nereye ve niçin gidiyor sorusuna yanıt aramak gibi…

Bazı önemsiz sorunları meydan savaşı gibi görmenin, beka diye yorumlamanın ölüm kalım savaşı diye nitelemenin, o kıvama sokmak için ayrıştırıcı dile sığınmanın ne kadar doğru olduğunu sorgulamak gibi…

Teknolojinin çağla sınırlandırılmaması gerektiğini, kültür ve sanatla başı hoş olmayan ülkelerin işinin zor olduğunu, kurtlar sofrasında oturmanın özel bir menüsü olduğunu var saymak gibi…

Yazar Mustafa Ekmekçi’ye sorulan; “Bu cesur yazıları nasıl yazıyorsunuz?” sorusuna yazarın; “Korka korka!” cevabını unutmamak, toplumun mayasına çalınan darbelerin izini ve etkilerini fark etmek kadar, fark ettirmek sorumluluğunu hatırlamak gibi…

Genelde yazarlıkta, özelde gazetecilikte geçerli olan; “Mesleki ahlak, kurumsal ahlak, kişisel ahlak” şeklinde özetlenen üç anahtar sözcüğü hep fonda tutmak, kimlik ve kalem kiralık değilse sonucun genelde masanın üstüne bırakılmış kırmızı bir karanfil olacağını hatırda tutmak gibi…

Örneğin bir hekimin arzusunun hastasını sağlığına kavuşturmak olduğunu, bunun için elinden geleni yapmaya çalıştığını, bilimsel yayınlara ulaşan, hastalarına el uzatan, onlara dokunmaktan çekinmeyen, hastalığı hakkında bilgilendiren, varlığıyla hem umut hem güç veren hekimlerin giderek azalan sayısına üzülerek! Yazarın, gazetecinin görevi nedir sorusuna başı yere eğmeden “okurlarıyla gerçekleri paylaşmak!” şeklinde cevap vermek gibi…

Bazen sessizlik, bazen şaşkınlık, bazen çaresizlik, bazen boğazın düğümlenmesi, sık sık dolan gözlerle; Eğitim, spor, parlamento, sağlık, kültür- sanat, diplomasi, savaş, polis, adliye muhabirliği, cinayet, yaralama, intihar, gasp, hırsızlık, vb tanıklık edip yazarken okura emanet edilen haberler, yazılar, kitaplar gibi…

Çevre, kadın, insan hakları, yangın, cinayet vb. gibi yaşamsal gerçeklerle karşılaşıp, çok şey anlatan haberlere, yapıtlara, çarpıcı başlıklara imza atmak gibi…

Bir yanda yutkunup susanları, bir yanda aslanlar gibi kükreyenleri, bir yanda bin bir yetenek sahibi yürekli insanları, bir yanda ben neredeyim ya da ben ne yapıyorum diye sormayanları görünce; “Yaşamayı seçenler ölümü yüceltenlerle baş edemez. Ölümü yüceltmek, yaşama ihanettir!” sözünü ezber etmek gibi…

Uzun sözün kısası ve kişisel olarak niye mi yazıyorum? Atatürk’e minnettarlığımı, Cumhuriyete, yurtsever, öncü, yürekli, vicdanlı öncülere borcumu ödemek için...

Özetle! Yer yer çok kişisel bir yazı olduğunu biliyorum! Tıpkı herkesin uzun, kısa, renkli, renksiz, hüzünlü, coşkulu bir öyküsü olduğunu bildiğim gibi. Bu yazıyı ister şefin önerisi sayın(!), ister eğitimci bir yazarın deneyiminden damıtılmış notlar olarak görün, ister ev ödevi olarak, ister karne notu alacağınızı farz ederek okuyun. Size kalmış. Bana soruldu, ben de yazdım…