Soru ve Sorun Çok, Yanıt ve Çözüm Yok: İyikiler ve Keşkeler Arasında Gidip Gelmek

Seçilmişlerden atanmışlara uzanan bu toz duman arasında insanın daha neler olacak diye uykuları kaçarken, yazılara hakim olan duygu hüzün, öfke, kaygı iken biraz nefes almak adına sanatın koruyucu kanatlarına mı sığınsak acep?

Hayatımızda bazı şeylerin olmadığını düşünün (Günümüzü mü demeliydim?). Mesela sanat yok, edebiyat yok, sinema, tiyatro, opera, konser yok. O zaman yaşamı nasıl sorgular, iyi yanlarını, güzellikleri, kötülükleri, birbirimizi ve başka ülkelerdeki hayatı, başka toplumlarla ilişki kurmayı nasıl anlar, kavrar ya da sorgulardık? Ya da toplumun değişimlerini, çatışmalarını, umutlarını, çıkmazlarını, düşünsel dinamikleri besleyen ortamları, gençlerin önünü açan, ulusun geleceğine yön veren kurumların sanata yansımaların nasıl hissederdik?

Bu ve benzeri soruları sonsuza kadar çoğaltabiliriz…

Tam da burada konuyu derinleştirmek adına kişiselleştirerek ilerlemeye kalkarsam ortaya şu çıkar! Eğitimini de aldığım edebiyat tüm diğer sanat dalları gibi insanı özgürleştiren bir daldır. Hazine değerindeki kitapları okumak, her yapıtıyla ufuk açan yazarlarla tanışmak, tartışma açarken göz de açan konuları öğrenmek, acımasız yazgılara karşı kalem oynatmak hem sorumluluk hem de zorunluluktur diye düşünenlerdenim…

Kişisel olarak da yazmak benim için keşkelerimle yüzleşmek, iyikilerimle övünmek, sorunları dile getirmek, sorulara yanıt aramak, haksızlıklara karşı çıkmak, özetle kendimi ifade etmek adına bir liman ve sığınaktır…

Eğer bir ülkede bakır, altın, gümüş, fosfat aramak için ormanlar, tarlalar, bağlar, bahçeler, bostanlar, zeytinlikler, özetle doğa yıkıp yok ediliyorsa! Tarla sahipleri, çiftçiler, köylüler karşı çıkamıyorsa! Burada bir sorun vardır ve o konu işlenmelidir diyenlerdenim…

Yine ülkemizde giderek kitap okuma oranı düşüyor, kitap, gazete, dergi baskıları azalıyor, kütüphane sayısı eksilirken kahvehane sayısı artıyorsa! İnsanımız televizyon izlemeye saatler ayırırken kitaba zaman ayırmıyorsa! Bunun adı kültürü reddetmektir, okumayı ve bilgiyi önemsememektir. Dolayısıyla da bu eksikliğin psikolojik ve sosyolojik sonuçlarına katlanmak gerekir diyenlerdenim…

Ülkemiz yurtdışına doktor, yazılımcı mühendis ihraç edip çöp ithal ediyorsa! Zamlar yağmur gibi yağarken, eğitimli insanlarımız geçinemiyorsa! Zerre kadar işe yaramayacağını bile bile sorunlara çözüm, sorulara yanıt aranıyorsa! Son iki yılda 60 kadın "yüksekten düşerek yaşamını yitirdi" safsatası, şüpheli ölüm, intihar olarak kayıtlara geçerken aslında kadınların düşmediği, intihar etmediği öldürüldüğü gerçeğiyle yüzleşilmiyorsa! Bu konular sık sık sütuna, masaya yatırılmalıdır diyenlerdenim…

Şiddet, gelir adaletsizliği, çok emek az ücret, işi yükü, mobbing gözüken ve görünmeyen pek çok baskı insanların hayatını olumsuz etkiyorsa!

TTB’den yurtdışına gitmek için “iyi hal belgesi” isteyen hekimlerin sayısı 5 bini aşmışsa! Ülkenin ve dünyanın tüm sorunlarıyla ilgilenmek tüm aydınların işi ve sorumluluğu ise! Yazılara hakim olan duygu hüzün ve öfkeyse! Kız çocukları eğitimden dışlanıyor, ekonomik çöküntü önce kadınları vuruyorsa!

Birikimli ve eğitimli gençlerin ülkemizden çekip gitme isteği ailelerini acz içinde bırakılyorsa! Tasarruf tedbirleri gerekçesiyle “Anadolu'daki tüm tiyatrolarda turnelerin kaldırıldığı!” açıklanıyorsa! Sanat adına vahim bir durumla karşı karşıyayız demektir…

(Yazımı bitirirken önüme düşen bir haberi paylaşmadan geçemem. İBB Şehir Tiyatroları 110. Yıl etkinlik kapsamında Türkiye turnesine çıkıyormuş)

Soru ve sorun mu? Çok! Yanıt ve çözüm mü? Yok…

4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için günde 763 TL, 4-6 yaş çocuklar için günlük zorunlu gıda harcaması için 135 TL gerekiyorken! Açlık sınırı 23 bin TL, yoksulluk sınırı 79 bin TL’ye dayanmışsa! Kişi başı ortalama kart borcu 50 bin TL’yi aşmışsa!

Her alanda ve anlamda kördüğüm haline gelen sorunlarla başa çıkmak, feryadı ve manzarayı sağır kulaklara, kör gözlere duyurmak çok zorsa! Sonrası derin bir boşluk ve umutsuzluksa! Bu yazıyı yine ve yeniden kısacık ömrüne rağmen yaptıklarıyla ve başardıklarıyla dağa taşa, belleklere, arşivlere kazınan Büyük Atatürk’ün bir sözüyle tamamlamak bu satırların yazarına düşer; Yıl 23 Temmuz 1919. Büyük önderimiz Erzurum kongresini açarken şöyle diyor:

“Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir.”

Bu sözden güç ve feyz alarak vazifemizi ihmal etmeden ve gerekirse durumdan vazife çıkararak yola, yolumuza devam etmeliyiz. Aksi halde onu araştırmadan, bunu sormadan, öbürüyle ilgilenmeden, berikini yazmadan, ötekinden söz etmeden, diğerine burnumuzu sokmadan Gazi’nin dediği gibi hem vazifemizi ihmal etmiş hem de memleketimize ihanet etmiş oluruz.

Özetle! Her konuda ve her zaman dilimi için geçerli sözü olan Atatürk’e ve bu güzel ülkeye bunu yapmaya hakkımız yok değil mi?